—C3’e!

Konsolun sesi, yarısı yenmiş iki haftalık pizzanın üstündeki sinekleri korkutup kaçırmıştı.

—Ah, KAHRETSİN!

Boğuk, kalın bir ses efekti karakterin öldüğünü belirtmişti. Bilgisayar ekranı, oynayan çocuğun gözleri kadar kırmızılaşmıştı. Kısa bir süreliğine konsol sesleri dinginleşmiş, çocuğun soluması ve sinek vızıltıları sakin bir atmosfer yaratmıştı.

—BERK!

Sinekler kapalı camdan kaçmak için ellerinden geleni yapıyor, az sonra olacakları biliyormuş gibi gözüküyorlardı.

—BEN SANA DEMEDİM Mİ BU EVDE HAKARET OLMAYACAK DİYE?

Otoriter ses Berk’in odasında yankılandı. Berk’in başına gelecekleri tahmin etmek için kâhinolmaya gerek yoktu..

—TAM 1 HAFTA O BİLGİSAYARI ELİNE ALMAYACAKSIN!

..dedi otoriter olan, masadaki gökkuşağı renkleriyle yanıp sönen bilgisayarı alırken. Gürültülü bir kapı çarpma sesi takip etti bunu. Sinekler emindi ki artık, yaşlı komşu Bayan Emekdolubile duymuştu olanları. Berk kısa bir süre artık olmayan bilgisayarının durduğu masaya bakarken zekası en iyi olduğu şeyi yapıp tüm kurnazlıkları gözden geçirmeye başladı.Çalmak? İmkansızdı, annesi bunu önleyecek kadar deneyimliydi. Yağcılık ile istemek? Yeni gelen yabancı sınıf arkadaşıyla dalga geçmeseydi olurdu belki ama anlaşılan Bay McGlobbysoyadlarının yanlış kullanımı dolayısıyla annesini epey zora sokmuştu. Berk küçük, çelimsiz çocuğu hatırlayıp kıkırdadı, okula geldiğinden beri herkesten kaçıyordu.

‘Korkak’ diye düşündü Berk, ‘o kadar kız onunla İngilizce konuşmaya çalışınca bile korktu’.Yinede garip gelmişti Berk’e, yalnız başına zorba rolünü üstlendiği sınıfta böyle biri çıkmamıştı hiç. Berk’in aksine, herkes dikkat çekmek için ellerinden geleni yapardı. McGlobby ile bir benzerlik hissetmesi onu ürküttü. Okula yeni gelmiş ve kimseyle konuşmazken birinin senle dalga geçmesi üzücü olurdu şüphesiz..

Sinekler empati kuran Berk’e baktı. Ender görülen bir olaydı bu, dikkatle izlediler. Berk yine kendine geliyormuş gibi gözükürken karşıdaki binadan bir ses yükseldi.

Eski, beyazlaşmaya başlamış kırmızı tuğlalı eve baktı Berk. Karşıdan bağıran komşusu bu evi andırıyordu. Beyazlaşmaya başlamış kıvırcık kızıl saçlarıyla bir kez daha bağırdı:

Beeeerk!

Sineklerin açık camdan kaçma planı bu ses dalgasıyla bozuldu. Bir iki tanesi pizzanın yapış yapış peynirine kafa üstü gömülürken, diğerleri duvara tosladı.

—Ne o bağırış çağırış ayoool?!?

Bayan Emekdolu’nun bu konuşması Berk’in aklına hiç de kibar olmayan sıfatlar getirdi ama Berk, Emekdolu ile tartışmamayı zor yoldan öğrenmişti.

—Vırvırdolu- ay, Emekdolu Teyze, sinekleri kovalarken duvar saatine çarptım da, ona geldi annem!

—Annenin saatçilik yaptığını hiç bilmiyordum yavrum! Benim sarkaçlı saati de düzeltiversin bari!

Bayan Emekdolu da o kadar kötü biri değildi hani. Bir şeyleri yanlış anlamasa eğlenceli bile sayılabilirdi, diye düşündü Berk.

—Annem..

diye başladı Berk ama Bayan Emekdolu’ya bir şeyi anlatmak deveyi Mariana Çukuru’ndan atlatmaya benzerdi.

—..anneme söylerim gelir bir ara Emekdolu Teyze, hadi sana iyi günler!

—İyi günler yavrum!

Bir başka sorun da Berk’in Emekdolu’nun ismini bilmemesiydi. Bu bazen konuşmayı garipleştirse de Berk’in okul hayatı dışında sosyalleşmeye karşı olan inadı bu garipliği çoğu zaman engelliyordu.

Pencereyi sertçe kapattı Berk. Emekdolu ile bir daha konuşma riskini göze alarak perdeyi çekmedi, gelen ışık güzeldi. Berk kapısını açıp mutfakta sudoku çözen annesinin yanına yanaştı:

—Annneeeee…

Annesi bu taktiği Berk doğduğundan beri biliyordu ve önlemek için idman yapıyordu. Cevap gecikmedi:

—Hiiiç onu deneme Berk Bey. Benim yağcılığa karnım tok.

—Ama anne, geçen sınavımdan 82 aldım…

—Ve bununla böbürleniyor musunuz beyefendi? Hedefi 85 koyduk sanıyordum?

Berk ikinci taktiğe geçti. Bu profesyonelleştiği diğer bir yetenekti. Suçu başkasına atmak.

—Ama anne, bilmem hatırlar mısın, küçük kardeşim sınavdan bir gün önce ben çalışırken kitabıma su dökmüştü? O konudan sonrasını doğru düzgün anlayamadım ki!

—Eee, suyu tam kitabın yanına koyarsan dökülür tabii oğlum! Kardeşini suçlayamazsın, daha çok küçük.

Bu konuda Berk’ten tez isteseler yazardı. Annesinin yumuşak noktası nedir, nasıl insan pohpohlanır...yılların deneyimine sahipti.

—Haklısın anneciğim ama o sırada kardeşime senin bakman gerekmiyor muydu? Hep bize “Telefona dalmayın çocuklar” dediğin halde sen de bunu yapmamış mıydın? Eğer sen kendi sözlerini uygulamazsan, biz seni nasıl örnek alalım ki anne…

—Eh- ama- tabii….

Annesini tam kalbinden vurmuştu Berk. Beyninde oyundaki kazanma ses efekti yankılandı.

—Haklısın oğlum…acaba ben ne zaman hakaret ettim, ondan oldu bunlar hep…o gıcık telefon operatöründe mi acaba…

Annesi kendini sorgularken Berk fırsatı kaçırmadan sordu:

—Senin sebep olduğun bir şey için benim cezalandırılmam hiç adil değil ama anne..

Ağlamaklı bir bakışla annesine baktı. Annesi havlu attı ve bilgisayarı Berk’e uzattı. Ağırlıktan dolayı az kalsın eziliyordu Berk, yinede mutluydu. Operasyon başarılı olmuştu.

Bilgisayarı hızlıca kurup bilgisayarı başlattı. Tanıdık bir pencere işareti gördü, Bayan Emekdolu’dan çok daha değerli ve eğlenceli şeylerle iletişim kurmasını sağlayan bir pencere. Simge yavaşça yok olurken bilgisayar Berk’in kullanıcı adı ve parolasını isteyen bir kutucuk sundu. Berk’in elleri alışık olduğu harf kombinasyonunu girerken klavyeden takır takır sesler geldi.

Berk, çok sevdiği bir savaş oyununu açmak için imlecini yöneltti fakat başka bir uygulama dikkatini çekti. Sanki hiç görmemişti bunu daha önce. Yüklediğini ise hiç hatırlamıyordu… Merakla simgeye tıkladığı zaman “Glob Studios” adlı bir yazı gördü. Glob..ne çağırıştırıyordu bu ona? Glob..globb..GLOBBY! Ekranında McGlobby’nin çelimsiz yüzünü görür gibi oldu. Şaşırmıştı, Globby bir oyun yapacak kadar becerikli miydi? Ekranında parıldayan ve kendine doğru gelen yıldızlar düşüncesini böldü. Yıldızların arasında isimler göründü: “Sally Galler”, “Michael Turngsten”, “Sergei McGlobby”…Sergei McGlobby mi? Ama bu küçük goblin-yüzlünün(ona böyle diyordu Berk) babasıydı! Onunla dalga geçerken babasının ne kadar başarılı olduğundan bahsedip durmuştu hep…

Berk düşüncelere dalmışken beliren yüklenme çizgisi bitti bitecekti şimdi, Berk bunu fark edince heyecan ve merakla bekledi. Bar kısa sürede yüzde yüze ulaştı. Ekranda 2 buton belirdi: Tek Oyuncu, Çok Oyunculu.

Berk oyunu anlayabilmek için ‘Tek Oyuncu’ seçeneğine tıkladı ve ekrana sallanma efekti veren büyük bir kalkış gördü. Uzay gemisi yükseldikçe yükseldi, bilgisayardan vızır vızır sesler çıkmasına sebep oldu ve atmosferi geçti. Patlama efekti gözlerini aldı Berk’in. Gözünü kırpıştırarak yeniden açtığında, artık odasında değildi. Hafif uçma pozisyonunda, sıkı bir kemer takmış halde başaşağı duruyordu. Etrafına bakınca oyunda gördüğü 2 astronotu karşısında buldu. Zaten kalkıştan dolayı midesi bulanan Berk, kusacak noktaya gelmişti artık. Astronotlardan biri:

—Hey, Michael, sakin ol, al şunu.

Diyerek talimat verdi. Elindeki dışı kahverengi karton poşete uzanıp içine kusan Berk, camdan bakmayı ancak o zaman akıl etti. Dışarısı inanılmaz derecede siyah, aynı zamanda da inanılmaz derecede beyazdı. Renk karmaşası sarı, dev bir ışıkla bölünüyordu ama: bu Güneş’ti, kendilerinden milyonlarca kilometre uzakta. Hatta kilometreden de öte ışık birimleri vardı aralarında.

—Göstergeler iyi durumda fakat bu görev hakkında şüphelerim var..

Ortaya konuşan, ona kahverengi poşeti veren astronottu.

—Olmasın, Buzz! Biz, Amerikan tarihinde en büyük adımı atacağız! Aya olan adımı.

Berk’in ensesinden soğuk terler aktı. Bu demekti ki, kendisi Apollo 11’in ekibindeydi! Kendine güveni olan adama baktı. Bu şüphesiz Neil’di. Kendisi dahil herkesten sakladığı uzaya olan merakını bir anda açığa vurmak istedi. McGlobby ile bir başka benzerliği de buydu.

Poşeti uzatan Buzz olmalıydı, Ay’a ayak basan ikinci adam…en kötüsü ise kendinin Michael olduğunu fark edince gelen histi. Ay’a inmemenin yanında, onun karanlık yüzüne de maruzkalmıştı bu adam…

Gözünü açıp kapaması tuhaflaştı Berk’in, gözleri yavaşlarken zaman hızlanıyordu sanki. Birkaç kırpıştan sonra kendini Ay’a çok daha yakın, yörüngeye girmeye hazırlanmış bir pozisyonda buldu.

Neil ona seslendi:

—Sabitleyicileri açık tut, ben inip etrafı kolaçan edeceğim, her şey yolunda ise kırmızı ışık yollarım. Arkamdan Buzz gelecek. O geldikten sonra planladığımız koordinata kadar yörüngede durman lazım.

Berk konuştuğunu fark etmeden konuşmaya başladı. Ses kendi sesiydi ama sanki ağzına o komut vermiyordu:

—Anlaşıldı Neil. Karanlık kısıma geldiğimde haberleşemeyeceğiz, unutmayın. Bol şans.

—Sana da bol şans aziz dostum!

Berk, Neil’in inişini gözledi. Kısa sürede gelen kırmızı ışıktan sonra Buzz ile de vedalaşıp kendi başına kaldı. Sabitleyicileri ikinci kırmızı ışıkla kapattı ve Ay’ın yörüngesinde süzülmeye başladı.

Süzülürken çok şey düşündü. Ekipmanlara bakıp çoğunun neye yaradığını fark ettiğinde, zekasını doğru şekilde kullanmadığını düşündü. Onca oyunda hep birinci olurdu falat akademik başarısına hiç önem vermezdi. Annesini ve Emekdolu’yu kandırmak için uğraştığı çabayla tartışma kulüplerine gitse kazanacağı madalyaları düşündü…

Ay’ın karanlık bölümüne ulaştığında oyun durdu ve ana menüye döndü. Berk anında hayal dünyasından çıkıp odasına baktı. Her şey yerli yerindeydi. Menüye tekrar baktığında ise ‘Çok Oyunculu’ kısmı ona göz kırpıyor gibi geldi. Faresini butona yöneltip tıkladı. Oyun listesinde sadece bir oda göze çarpıyordu. Bu oda da ise tek bir kişinin oynadığını gösteren yönerge yanıp sönüyordu. Berk odaya tıkladı ve ‘McNeil’ adlı bir kullanıcı gördü.

Berk bir sesli sohbet düğmesine bir kullanıcı adına baktı. Hiç beynini yeni alaylarla yormadı. Anında oyundaki mekanizmayı ve hikayenin devamını tartışmaya başladılar McGlobby ile. Berk yüzü gülerek nefeslendiğinde 2 saat geçtiğini farketti. Büyüyünce uzaya gidebilmek için elinden geleni yapacaktı artık. Ne olursa olsun…